Skip to content Skip to footer

Konfor Alanı Gerçekten Var mı

Konfor Alanı Gerçekten Var mı, Yoksa Sonradan Uydurduğumuz Bir Bahane mi?

Son yılların en popüler cümlelerinden biri şu:

“Başarılı olmak istiyorsan konfor alanından çıkmalısın.”

Bu cümle o kadar sık tekrarlandı ki artık neredeyse tartışılmaz bir gerçek gibi kabul ediliyor. Girişimcilik konferanslarında, kişisel gelişim kitaplarında, kariyer videolarında ve sosyal medya içeriklerinde aynı tavsiye sürekli karşımıza çıkıyor: Daha fazla risk al. Daha cesur ol. Bilinmeyene git. Kendini zorla.

Peki gerçekten böyle mi?

Daha da önemlisi, insanların büyük çoğunluğunun zaten içinde yaşadığı şey gerçekten bir konfor alanı mı?

Bugün Londra’da yaşayan genç bir profesyonel de, İstanbul’da çalışan bir beyaz yaka da, New York’ta kariyer yapmaya çalışan bir avukat da benzer sorunlarla karşı karşıya. Artan yaşam maliyetleri, iş güvencesi endişeleri, kredi borçları, gelecek kaygısı ve sürekli değişen ekonomik koşullar artık istisna değil, hayatın normal bir parçası hâline geldi.

Böyle bir ortamda yaşayan milyonlarca insanın hayatını “fazla rahat” olarak tanımlamak ne kadar doğru?

Belki de burada gözden kaçan önemli bir ayrım var.

Konfor ile alışkanlık aynı şey değil.

Birçok insanın risk almamasının sebebi rahat olması değil, kaybedecek şeylerinin olması.

Yirmi yaşındaki bir üniversite öğrencisi ile kırk yaşında, çalışanları olan bir şirket sahibinin risk alma kapasitesi aynı değildir. Birinin kaybedeceği birkaç ay vardır. Diğerinin kaybedeceği bir şirket, bir aile düzeni, çalışanlarının geçimi veya yılların emeği olabilir.

Bu nedenle yaş ilerledikçe insanlar daha temkinli davranmaya başlar.

Bu durum çoğu zaman korkaklık olarak yorumlanır.
Oysa çoğu zaman mesele korku değil, sorumluluktur.

İşin ilginç tarafı, psikoloji dünyası da uzun zamandır “sürekli daha fazla baskı ve daha fazla stres daha iyi sonuç getirir” fikrini desteklemiyor.

1908 yılında psikologlar Robert Yerkes ve John Dodson tarafından ortaya atılan ve bugün hâlâ psikoloji literatüründe tartışılan Yerkes-Dodson Yasası’na göre performans ile baskı arasında doğrusal bir ilişki yoktur. Çok düşük baskı performansı düşürür; ancak aşırı baskı da performansı bozar. En iyi sonuçlar çoğu zaman orta seviyedeki zorluklarda ortaya çıkar. Başka bir ifadeyle insan sürekli sınırlarının ötesine itildiğinde gelişmeyebilir; bazen sadece yorulur.

Bu durum spor dünyasında da görülür.

Olimpiyat sporcuları her gün rekor denemesi yapmaz. Dünyanın en iyi futbol kulüpleri oyuncularını sürekli maksimum yükte çalıştırmaz. Çünkü modern performans bilimi, gelişimin yalnızca zorlanmayla değil, toparlanma ile de gerçekleştiğini kabul eder.

İş dünyasında da benzer örnekler vardır.

Bugün Warren Buffett’ın kariyerine bakıldığında en dikkat çekici özelliklerinden biri agresif risk almak değil, on yıllar boyunca aynı yatırım prensiplerine sadık kalabilmesidir.

Benzer şekilde Jeff Bezos’un yıllarca tekrarladığı bir fikir vardır: İnsanlar gelecekte neyin değişeceğini sormayı severler. Oysa daha önemli soru neyin değişmeyeceğidir.

Belki de kalıcı başarıların önemli bir kısmı sürekli yeni şeyler denemekten değil, doğru şeyleri uzun süre koruyabilmekten doğuyor.

Modern dünyada ilginç bir çelişki ortaya çıktı.

Bir yandan insanlara sürekli daha fazlasını istemeleri gerektiği söyleniyor.
Daha büyük şirket.
Daha yüksek gelir.
Daha fazla takipçi.
Daha görünür bir hayat.

Diğer yandan mevcut hayatından memnun olan insanlar da eleştiriliyor.

Sanki huzur bir hedef değilmiş gibi.
Sanki tatmin olmak başarısızlık belirtisiymiş gibi.
Sanki insan sürekli hareket hâlinde olmak zorundaymış gibi.

Oysa hayatın büyük bölümü yeni şeyler inşa etmekten çok, değerli olanı korumak üzerine kurulu.

İyi bir evliliği korumak.
Kurulmuş bir şirketi korumak.
Sağlığı korumak.
Dostlukları korumak.
İtibarı korumak.

Bunların hiçbiri sosyal medyada heyecan verici görünmez. Fakat birçok insanın hayatındaki en büyük başarılar tam olarak bunlardır.

Belki de konfor alanı kavramı zaman içerisinde anlam değiştirdi.

Başlangıçta insanın gelişimini engelleyen alışkanlıkları tanımlıyordu.
Bugün ise çoğu zaman bulunduğu noktadan memnun olan herkese yöneltilen bir eleştiriye dönüşmüş durumda.

Belki de asıl soru şudur:
İnsanlar gerçekten konfor alanında mı yaşıyor, yoksa sürekli daha fazlasını istemeleri gerektiğine mi ikna ediliyor?

Çünkü bazen cesaret bilinmeyene atlamak değildir.
Bazen cesaret, herkes hızlanırken kendi hızını koruyabilmektir.

Ve bazen insanın ihtiyaç duyduğu şey konfor alanından çıkmak değil, neden sürekli çıkması gerektiğini yeniden sorgulamaktır.


Friederich W. Kerem Özşen