İnsanlığın ilginç bir çelişki yaşadığı bir dönemdeyiz.
Tarihte hiç olmadığı kadar uzun yaşıyoruz. Daha güvenli şehirlerde yaşıyoruz. Daha hızlı seyahat ediyoruz. Bilgiye saniyeler içinde ulaşabiliyoruz. Birkaç tuşla dünyanın herhangi bir yerindeki insanlarla iletişim kurabiliyoruz.
Buna rağmen dünyanın birçok yerinde insanlar kendilerini daha kaygılı, daha yorgun ve daha tatminsiz hissediyor.
Bu nedenle sık sık aynı soru soruluyor:
İnsanlar eskiden daha mı mutluydu?
Bu sorunun kesin bir cevabı yok. Ancak belki de yanlış soruyu soruyoruz.
Belki de mesele insanların eskiden daha mutlu olması değil, daha az karşılaştırıyor olmasıydı.
1980’lerde Almanya’da yaşayan sıradan bir muhasebeciyi düşünelim. Hayatını çevresindeki insanlarla kıyaslıyordu. Komşusuyla, iş arkadaşıyla veya akrabalarıyla.
Bugün aynı kişi hayatta olsaydı yalnızca komşusuyla değil; Dubai’deki girişimciyle, New York’taki yatırımcıyla, Londra’daki avukatla ve Monaco’daki milyonerin hayatıyla da kendisini kıyaslayacaktı.
Üstelik her gün.
Modern insanın maruz kaldığı karşılaştırma miktarı, tarihte eşi benzeri görülmemiş bir seviyeye ulaşmış durumda.
Amerikalı psikolog Jonathan Haidt ve Dünya Mutluluk Raporu üzerinde çalışan araştırmacılar, özellikle genç nesiller arasında sosyal medya kullanımının mutluluk ve yaşam memnuniyeti üzerinde önemli etkiler yarattığını ortaya koyuyor. Özellikle algoritmaların yönettiği ve insanların sürekli olarak başkalarının hayatlarını izlediği platformlarda yoğun kullanımın, yaşam memnuniyetini aşağı çektiği görülüyor.
Aslında bu çok şaşırtıcı değil.
Çünkü insan beyni mutlak başarıyı ölçmek konusunda pek başarılı değildir. Karşılaştırma yapmak konusunda ise son derece başarılıdır.
On yıl önce hayalini kurduğu eve taşınan biri, birkaç gün mutlu olur. Sonra sosyal medyada daha büyük bir ev görür.
Yeni bir araba alan biri, ilk başta heyecan duyar. Sonra kendisinden daha iyi bir araca sahip başka birini görür.
Geliri artan biri rahatlar. Sonra gelirinin üzerinde yaşayan insanları izlemeye başlar.
Sorun çoğu zaman sahip olduklarımız değildir.
Sorun, sahip olmadıklarımızın sürekli gözümüzün önünde olmasıdır.
Danimarka, Finlandiya ve Norveç gibi ülkeler yıllardır dünyanın en mutlu ülkeleri arasında yer alıyor. İlginç olan ise bu ülkelerin yalnızca yüksek gelir seviyelerine sahip olmaları değil. Araştırmalar, güçlü sosyal bağların, toplumsal güvenin ve aidiyet hissinin mutluluk üzerinde gelirden çok daha güçlü etkiler yarattığını gösteriyor.
Costa Rica’nın son yıllarda mutluluk sıralamalarında üst sıralara yükselmesi de bu nedenle dikkat çekici. Ülke dünyanın en zengin ülkelerinden biri değil. Ancak aile bağları ve sosyal ilişkiler oldukça güçlü.
Belki de modern dünyanın paradoksu burada ortaya çıkıyor.
Tarihte ilk kez insanlar dünyanın en iyi hayatlarını aynı ekranın içinde görebiliyor.
Fakat aynı ekran, kendi hayatlarını da sıradan göstermeye başlıyor.
Araştırmacılar buna bazen “mutluluk paradoksu” adını veriyor. İnsanlar kendi hayatlarından memnun olsalar bile, çevrelerindeki insanların daha mutlu olduğunu düşündüklerinde kendi mutluluk seviyeleri düşebiliyor. Sosyal ağlar büyüdükçe bu etki de büyüyor.
Belki de bu yüzden bugün birçok insanın problemi başarısızlık değil.
Başarısız görünmek.
Çünkü modern dünyada insanların hayatlarını yaşamakla, hayatlarını sergilemek arasında giderek büyüyen bir fark oluştu.
Ve belki de mutluluğun önündeki en büyük engellerden biri yoksulluk, başarısızlık veya eksiklik değil.
Sürekli olarak başka insanların vitriniyle kendi kulisimizi kıyaslamak.
Bu yüzden insanlar eskiden daha mutlu muydu sorusunun cevabı belki hiçbir zaman verilemeyecek.
Ama şu sorunun cevabı giderek daha netleşiyor:
İnsanlar eskiden bugünkü kadar birbirlerinin hayatını izlemiyordu.
